Çarşamba, Aralık 10

"Bir varmış, çok yokmuş."



“Bir varmış, çok yokmuş. Yokluğun ortasında gökten üç insan düşmüş.”diye girizgah yapıyor söze Markut. Sonra başlıyor Markut Fanzin Atölyesi’nin hikayesini anlatmaya. Gidecek yeri, yürüyecek yolu, söyleyecek sözü olmayan her insanın yüreğiyle ısınan bir ülkeden bir sığınaktan bahis açıyor başında ve siz okumaya başladıkça sığınıyorsunuz kelimelerine.
Sanki daha evvel karşılaşmışız gibi, sanki çoktandır buradalar gibi... Sayfalar aralandıkça güzelim yazılar ve şiirler karşılıyor sizi. Kapağında ilk yılının ilk sayısı olduğunu ne kadar ifade etse de yılların telaşını ve dünyanın dağınıklığını itinayla ve profesyonelce toplayan insanları buluyorsunuz içerde.
Markut’un editörü Selma Şipleme söze başlıyor ilk sayfada. Baştan sona altı çizili cümlelerle dolu dergide ‘Sosyal Sorumluluk Şeysi’ şiirinde işaretlenen mısraları tekrarlıyorum yazarken:

“kim bilir kimler emzirdi gözleriyle
yalnız süt annesine şımarır sardunya
şiirler çiçeklenince klişeleşir bilirim
tıpkı liman kolonyasıyla gidilen hasta ziyaretleri gibi” 
– dahası dergide gözlerinizin seyrinden öper.

Çaykovski Çayevi köşesine çekiliyorum sonra. Markut Fanzin Atölyesi’nden kahraman buluşmasına tanıklık ediyor gözlerim. Martı Jonathan’la Küçük Prens. En sevdiklerim. Sanki içten içe karşılaşmalarını istiyormuşum gibi. Öyle gerçek ve hevesle okuyorum. Yüzümde tebessüm uyandırıyorMarkut ve merak gideceğim sayfalara... Elbette sevdiğimiz kahramanlarımız dost oluyor. Ve şu satırlar düşüyor kırmızı kalemin çizdikleri olarak geriye.

“Uçmak yaşamak için ciddi bir sebep mesela…”
“İnsanlar arasında da yalnızdı insan. İnsanlar neyin peşinde olduklarını bilmeden ekspres trenlerine binip oradan oraya telaşla gidip geliyorlar.”
“Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz. Uçmayı öğrenebiliriz."

“Bu kadar kolay arkadaş edineceğimi hiç düşünmemiştim, yoksa burası cennet mi? diye sordu Jonathan. Halbuki cennet bir yer, bir mekan, bir zaman dilimi değildi. Öğrenmekti, mükemmellikti .”
“Jonathan sitem edere;” mantıklı ol lütfen. Dostluğumuz zaman ve mekanla sınırlıysa, zaman ve mekanı aştığımız an, kardeşliğimizin bitmesi gerekir. Zaman ve mekan kavramını aştığımıza göre istediğimiz an görüşebileceğimizi düşünmüyor musun?””
Arkasından Ramazan Sevin’in öyküsü geliyor. Herkesten geçebilecek bir hikayenin bambaşka bir anlatımıyla karşılaşıyorsunuz. Ayrıntılar önemlidir ve nasıl ifade ettiğiniz önemlidir başınızdan geçenleri. İlk cümleden “bu anlatımı çok seveceksin” diyor yazı. Çünkü şöyle başlıyor ve devam ediyor – fazla ipucu vermeden- (;
“O vakitler altımı ben ıslatırdım üstümü Allah. (…) Amaçsızca taşladığım meyve ağaçlarının henüz arkamdan beddua etmediği yitirilmiş zamanlar. (…) Naftalin kokulu sıcacık evlerimiz ve mahallemiz, Mercedes arabaların geçtiği lakin kalleşliğin pek geçmediği. (…) Abdest alıp cami önünde ezanı bekleyenlerin düşük faizli kredileri konuşmadığı. (…) Herkes gidiyordu, elektrikler dahil. (…) Çocukluktan mezun oldum üç sınıf atlayarak. (…) İnançları elbise askısında unutulmuş kalabalıklar. Sonra mutfaktaki musluktan damlayan birkaç damla gözyaşını görünce dayanamadım bıraktım kendimi. O bile ağlıyorsa dedim. (…) Yalnızlığım rüküş, eşkalim çirkin, bedenim zayıf, sözlerim yalınayak ve gözlerim çıtkırıldım.”

Bu güzelim hikaye anlatımını Stefan Zweig’in biyografine çevirdiğim sayfayla kapatıyorum. RadyodanYalın’ın sesi geliyor. Kedim yanımda ne yaptığımı merak ediyor. Telefon molası giriyor araya, babam dişçideymiş bugün, annem henüz yeni yemek yiyebiliyor. Anneannem hayal dünyasından memnun, dışardaki dünyaya karşı bir savunma geliştirmiş durumda. Hayatımın incelikli insanlarını telefonu kapattığımda Stefan Zweig’in ruhuyla tanıştırıyorum sanki. Belki de şimdiye kadar böylesi okuru içine çeken, sıkmadan, en yalın ve en gerekli haliyle bir biyografi okumadığımı farkediyorum. İntihar etmeden önce Petropolis Valisi’ne hitaben yazdığı incelik dolu mektupla başlıyor Zweig’in hikayesi. Ardından karısı Lotte ile birlikte içeceklerine zehir karıştırarak ayrılıyor dünyadan. Öncesinde karısı kendisinden onu sevdiğini duymak istiyor, kalan içeceği yudumlayıp ve yanyana uzandıkları yataklarında ölüme yürüyorlar. Dünyaya tahammül edemeyen iki insan. Bana Uğultulu Tepeler'i hatırlatıyor nedense. Belki de Hiçkılif ve Ketrin’in mezarlarının yüzyüze bakması gelmiştir aklıma. Savaşlar çok şey değiştirir o zamanlar, bunu dönemin tüm yazarlarında okuduğumuz gibi. Lakin en çok savaş öncesi anlatımı çekiyor dikkatimi. Zira şöyle diyor yazıda:
“1. Dünya Savaşı öncesinde Viyana’da bir adam sabah gazetesini eline aldığında bakacağı ilk sayfa politika yahut ekonomi sayfası değil kültür sanat sayfası olurdu. Tiyatroya, müziğe oldukça önem verilir, sanatsal etkinlikleri herkes ilgiyle takip ederdi. Viyana kahvehanelerinde bütün Alman gazeteleri, belli başlı edebiyat dergileri bulunurdu.”  İleriye gitmemiz gerekiyordu diye düşünüyorum eskiye dair ne okusam, sonra içim acıyor…
Sonra Rilke’nin nadir dostlarından birinin de Zweig olduğundan bahsediyor yazı. Üniversite başında ilk şiir kitanını yayınladığından lakin ikinci kitabını yayınlarken birincisi için, okulda birkaç sınıf aşağıya gönderlmiş gibi hissetmesinin pişmanlığından da bahsediyor. Sonrasında şu haklılığından yıllar geçsede ödün vermeyen cümlelerle bitiyor: “Doğruluğuna inandığı tüm değerlerin insanlığın elinde yok edilişini gören Stefan Zweig’in yapabileceği tek şey kalmıştı artık; bir veda mektubı yazarak dünyaya gözlerini kapatmak…”
Aslında altını çizdiğim onlarca satır var lakin şu an vazgeçiyorum buraya taşımaktan hepsini. Çünkü baştan sona okunsun istiyorum. Beni ve eminim okuyan her kişiyi, hafızalarına rahatlıkla yerleştirecekleri, anlayacakları ve anladıkları için daha çok sevecekleri bir Zweig’le tanıştırdıkları için teşekkür ediyorumMarkut Fanzin Atölyesi’ne.

Hasibe Aydın’ın zekasıyla örülü farklı bir deneme gülümsüyor yan sayfadan. “Geometri Bilmeyenler Okumasın” diyor Hasibe Aydın konunun başında. Kırmızı kalemimi elimden düşürmeden çiziyorum altını şu cümlelerin:

“*Duvarlara şiirler çizelim.
*…kafamızdaki soruları anlatalım taş duvarlara.
*Ver elini iki ayrı Dostoyevski kahramanı olalım seninle.
*Ver elini Amerika’yı biz keşfedelim. Biz icat edelim ampulü. (: Hamam sevmem ben, suyun kaldırma kuvveti ile sen ilgilen.
*Yaşamak yalnızlıksa okumak ayrı bir yalnızlık. Başka yalnızlıklardan başka okumalar türetelim seninle. Söyle, hangi yaşamaktan başlayalım önce?”


‘Şiirleri güzelim dergilerden biri işte!’ dedirtiyor karşılaştığım tüm şiirler. Özenle seçilmiş, boşa harcanmamış kelimeler.
Emre Kırca şiirinde, bana şu satırları yeniden tekrar ettiriyor:

“yüzün silinmiştir parklarda, bir çocuk sevişlerin…
sen düşen bombalara yanardın/ben düşen yanaklarına
bir başka coğrafyaya taşınsam/adınla başlarım yaşamaya.

ikimize özgü kışta yeşermek.
bize özgü /taze aşkları kurcalamak /sevecek bir yan bulmak.

hep bizim kaderimiz /yıkılacak bir binaya benzer uzaktan…”


En iyi dostu Küçük Prens, en büyük tutkusu içinden oyuncak çıkan yumurta olan felsefe öğretmeni Ali Lidar söyleşisi samimi bir sohbet havasında yola devam ettiriyor.

Ve işte en beğendiklerimden güzelim bir hayal ürünü sahibi Abdullah Ötgün öyküsü. Bize elektriğin hikayesini öyle bir anlatıyor ki. Elektiriği kendi atalarının bulmasına rağmen kendilerine hiç telif ödenmediğini iddia eden dedenin anlattıklarını dinlemelisiniz diyorum. Ben çocuğun arabada unuttuğu kız arkadaşını merak edip durdum yazı boyunca meğersem… (: Neyse okuyun görün bakalım siz de aklınızda taşıyacak mısınız bunu? (:

Ayşe Yıldız’ın hazırladığı kitaplık köşesi farklı bir kitapla süslü ve alıntılarıyla; elbette okuyun! (;

Ve sinema köşesinde Sanço Panza bir süredir samimiyetine sığındığımız doğu sinemasını anlatıyor. İnsan nasıl da kafasını sallayıp onaylayarak okuyor. “Mesela Uzakdoğu menşeili birçok aksiyon sinemasında kan göremezsiniz bunun sebebi bence insan kanını ticari bir unsur olarak görmemesidir.”

Paradigma köşesiyle kapanıyor sayfa. Her seferinde kıyımda köşemde okurken mırıl mırıl mırıldandığım,“gerçekten çok beğendim” deyip durduğum Markut’u ilerleyen sayılarında da takip edeceğime emin olarak ve ‘yazmasam deli olacaktım’ diyerek başladığım bu yazıyı, Cihat’ın “derginin hepsini yazmıyorsun değil mi?” cümlesinin tekrarından gördüğüm baskı sebebiyle bitiriyorum.
Markut Fanzin sizin de gözlerinizden öper… İyi okumalar. ;) 

- Ayşe Ünsal


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...



Counters
Free Web Counter